Rüyanın arkasındaki bilim - Sigmund Freud

Rüyanın Arkasındaki Bilim

İnsanlar yüzyıllar boyunca rüyaların anlamlarını düşündüler. Erken medeniyetler rüyaları, dünyevi dünyamız ile tanrıların dünyası arasında bir vasıta olarak düşündüler. Aslında Yunanlılar ve Romalılar, rüyaların belirli manevi güçlere sahip olduğuna ikna olmuşlardı. İnsan rüyalarının yorumlanmasına her zaman büyük bir ilgi olsa da ilk defa on dokuzuncu yüzyılın sonunda Sigmund Freud ve Carl Jung’un en çok bilinen modern rüya kuramlarından bazılarını ileri sürdüğü zamana kadar kayda değer akademik araştırmalar bulunmuyordu. Freud’un teorisi, bastırılmış arzular fikrinin etrafında yer buluyordu. Bu teoriye göre rüya görmek çözülmemiş, bastırılmış arzular yoluyla bizimle iletişime geçiyordu. Freud’un ile beraber Carl Jung da rüyaların psikolojik olarak önemi olduğuna inanmış, ancak anlamları hakkında farklı bir teori önermişti.

Rüyanın Arkasındaki Bilim

Carl G. Jung
Carl Gustav Jung. (d. 26 Temmuz 1875 Kesswil, Thurgau, İsviçre. ö. 6 Haziran 1961 Küsnacht ZH, Zürih, İsviçre)

O zamandan beri, teknolojik ilerlemeler diğer teorilerin gelişmesine katkıda bulundu. Rüya ile alakalı önemli bir nörobiyolojik kuram, “aktivasyon-sentez hipotezi” dir ve rüyaların gerçek anlamda bir anlamı olmadığını; yalnızca rastgele düşünceleri ve imgeleri anılarımızdan çeken elektrikli beyin uyarıları olduğunu ifade etmektedir. Teoriye göre, insanlar gördükleri imgelere dayanarak uyandıktan sonra rüya öyküleri oluşturuyorlar, bu beynin rüyaları anlamlandırmasının bir metodu olarak düşünülüyor. Ancak, evrimci psikologlar, insan rüyalarının gerçekleri gösteren bir yönlerinin olduğunu ve hatta kediler gibi başka memelilerin de rüyalar gördüğünü iddia ediyorlar.

Benzer şekilde, rüya görmenin gerçekte bir amaca hizmet ettiğini düşünüyorlar. Özellikle, “tehdit simülasyon teorisi”, rüyanın, potansiyel tehdit durumlarını tekrar simule edebilmesi kapasitesi nedeniyle evrimsel bir avantaj sağlayan eski bir biyolojik savunma mekanizması olarak görülmesi gerektiğini öneriyor. Yine rüyaların etkili tehdit algılaması ve önlenmesi için gereken nevro-bilişsel mekanizmaların güçlendirdiğini savunuyor.

Böylece, yıllar geçtikçe, insanlık rüyalarının arkasındaki gizemi aydınlatmak için sayısız teori ortaya atıldı, ancak son zamanlara kadar güçlü somut kanıtlar sunan teoriler bulunmuyordu.


Yeni Araştırmalar Rüyanın Arkasındaki Gerçeklere Işık Tutuyor

Bununla birlikte, Journal of Neuroscience’de yayınlanan yeni araştırmalar, rüyanın temelini oluşturan mekanizmalar ve rüyalarımızın hatıralarımızla olan güçlü ilişkisini göstermektedir. Cristina Marzano ve Roma Üniversitesi’ndeki meslektaşları, ilk defa insanlara rüyalarını nasıl hatırladıklarını açıklamakta başarılı oldular. Bilim adamları rüyaları başarılı bir bicimde hatırlamak için gerekli olan beyin dalgalarının imzasını çıkarmayı basardılar. Bunu yapmak için, İtalyan araştırma ekibi, 65 öğrenciyi araştırma laboratuvarında iki ardışık gece geçirmeye davet etti.

Rüyanın arkasındaki bilim - Sigmund Freud
Rüyanın arkasındaki bilim – Sigmund Freud

İlk gece öğrenciler, ses geçirmez ve sıcaklık kontrollü odalarda uyudular. İkinci gecede ise, araştırmacılar uyurken öğrencilerin beyin dalgalarını ölçtüler. Beynimiz, “delta”, “teta”, “alfa” ve “beta” olmak üzere dört tür elektriksel beyin dalgası deneyimler: Her bir dalga, farklı voltaj salınımlı elektrik gerilimlerinin temsil eder ve birlikte elektroansefalografi (EEG) oluştururlar. İtalyan araştırma ekibi, bu teknolojiyi, çeşitli uyku aşamalarında katılımcının beyin dalgalarını ölçmek için kullandı. (Beş aşamalı uyku vardır; en yaygın ve en yoğun rüyalarımız REM aşamasında gerçekleşir.) Öğrenciler çeşitli zamanlarda uyandırıldı ve rüya görüp görmedikleri, hangi sıklıkla rüya gördükleri ve hatırlayıp hatırlamadıklarına ilişkin sorular soruldu.

Son Dönemdeki İlginç Bulgular

Önceki çalışmalar da insanların REM uykusundan hemen sonra uyandıklarında hayallerini hatırlama olasılıklarının daha yüksek olduğunu göstermekteydi; halihazırdaki çalışma ise bunun nedenini açıklıyor. Frontal loblarda daha düşük frekanslı teta dalgaları yayan katılımcılar da hayallerini hatırlamakta daha başarılıydı.



Bu bulgu su açıdan ilginçtir, çünkü araştırmacıların gözlemlediği artan frontal teta aktivitesi, uyanıkken yaşanan olayların uykuya sirayet ettiğini gösteriyor. Yani günlük yaşamımızda olan olaylar bir şekilde karşımıza rüyadaki imgeler olarak çıkıyor.

Aynı araştırma ekibi tarafından yapılan yeni bir araştırmada yazarlar, derin beyin yapılarının rolü ve rüya arasındaki ilişkiyi araştırmak için en yeni MRI tekniklerini kullandılar. Çalışmalarında, araştırmacılar, canlı, tuhaf ve duygusal açıdan yoğun rüyaların (insanların genellikle hatırladıkları rüyaların) amigdala ve hipokampüsün bölümleriyle bağlantılı olduğunu buldular. Amigdalar duygusal reaksiyonların işlenmesinde ve hafızasında birincil bir rol oynamakla birlikte, hipokampüs, kısa vadeli bellekten uzun vadeli hafızaya konsolidasyon gibi önemli hafıza işlevlerinde görev almaktadır.

Birlikte ele alındıklarında son bulgular rüya mekanizması ve rüya görmenin altında yatan sebepler acısından bize önemli bir hikâye anlatıyor.



Gördüğümüz rüyalar, anılarımızı kodlayıp onları inşa ederek duygularımızı işlememize yardımcı oluyor gibi görünüyor. Rüyalarımızda gördüğümüz ve yaşadığımız her şey mutlaka gerçek olmayabilir, ancak bu deneyimlerle bağlantılı olan duygular kesinlikle gerçek. Rüyalar aslında yaşadığımız belli deneyimler sonucunda oluşan duygularımızı şekillendirmeye yarıyor gibi görünüyor. Bu bizim için bir savunma mekanizması görevini görüyor zira yaşadığımız duyguları, özellikle de olumsuz duyguları, bir şekilde açığa vuramaz isek bu bize endişe olarak geri donuyor.  Aslında şiddetli REM uykusu eksikliği çekmek de zihinsel bozuklukların gelişimi ile ilişkilidir. Kısacası, rüyalar deneyimlerimizi, duygularımıza ve anılarımıza bağlayan kırılgan köprü üzerindeki trafiği düzenlemeye yardımcı olur.

Referanslar

Scientific American – The Science Behind Dreaming